FAYDALI BiLGiLER

GüNüN SöZü VE HATIRLATMALAR

TARiHTE BUGüN

8 Mart 2014 Cumartesi

CHP DE KILIÇDAROĞLU DA KENDİ AYAĞINA SIKIYOR. KURŞUN İSE SARIGÜL…

CHP’nin yerel seçim için aday belirleme süreci tam bir fiyasko. KemalKılıçdaroğlu, partiyi Mustafa Sarıgül’e teslim ederek kendi sonunuhazırlamaktadır.

CHP birçok il ve ilçede (İstanbul dışındaki bazı illerin ilçeleri dedahil) Mustafa Sarıgül’e yakın, onun istediği isimleri aday gösterdi. İzmir,Kadıköy, Bakırköy, Beşiktaş gibi CHP’nin kalelerinden tutun da, Antalya,Sarıyer, Avcılar, Ataşehir, Kartal, Maltepe gibi kazanma ihtimali olan yerlerdede hep Sarıgül’e yakın isimler aday gösterildiler. Hatta İstanbul’da(İstanbullu olduğum için ağırlıklı olarak İstanbul’dan örnekler veriyorum)birkaç dönemdir üst üste başkanlığı kazanmış Ateş Ünal Erzen, Selami Öztürk,Mustafa Değirmenci, İsmail Ünal gibi isimleri aday göstermek yerine Sarıgül’eyakın olan ama halk tarafından yeterince tanınmayan isimleri aday gösterdiler.Eğilim Yoklaması yaptılar, bazı yerlerde bu eğilim yoklamasından çıkan isimleride aday göstermediler.

CHP’de ardı ardına yaşanan gariplikler bazı şeylerin ters gittiğiningöstergesi aslında. Nasuh Mahruki’ye Kadıköy için adaylık teklifi yapılması,sonra, hayır seni aday yapmayacağız denmesi de çok ilginç. Daha ilginci,“Eğilim Yoklaması”nda önde çıkan Sarıgül’ün eski karısı Aylin Kotil’in adaygöstermeden önce Sarıgül’den bizzat Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun izin almasıve Kotil’in, Sarıgül’ün engel olmasının önüne geçmek için oğulları Ömer’i aracıyapması… CHP’de adaylar belirleniyorken kriter “Eğilim Yoklaması” mı yoksaSarıgül mü? Bunu anlamak zor olmasa gerek…

Gelelim konumuza… Sarıgül yaptığı her mitinge, katıldığı her toplantıyasarı gülleri TDH (Türkiye Değişim Hareketi) mensuplarını da götürüyor. TDHlilerher yerde Sarıgül’ü, “Başbakan Sarıgül” sloganlarıyla karşılıyorlar. Bundananlıyoruz ki, Sarıgül, daha önce hamle yapıp başaramadığı, elde edemediği CHPGenel Başkanlığı koltuğundan vazgeçmiş değil. Biliyorsunuz, 2005 yılındakikurultayda CHP Genel Başkanlığı’na aday olmuş, Deniz Baykal’ı yenememişti. Okurultayda Baykal’ın en büyük kozu Sarıgül’ün yolsuzluk dosyası olmuştu. HattaKılıçdaroğlu’nun da bu yolsuzluk dosyası önünde çekilmiş resimleribulunmaktadır.

Sarıgül’ün gözü hala Genel Başkanlık koltuğunda. Hayalini kurduğuBaşbakanlık koltuğuna oturabilmesinin tek yolunun CHP Genel Başkanlığı olduğunubiliyor. (Tabii CHP’nin de önce Genel Seçimleri kazanıp iktidar olmasıgerekiyor. %25 bandında seyreden CHP’nin karşısında %50 oy almış bir partivar). Sarıgül, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazansa da, kaybetsede ilk kurultayda Genel Başkanlığa aday olduğunu açıklayacak. (Kılıçdaroğlu daİstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yarışını kaybetmesine rağmenkazanmışcasına kampanya yürütülerek Genel Başkan yapılmadı mı?) O güngeldiğinde Kılıçdaroğlu’nun işi çok zor. Baykal dirayetli adamdı. Yıkmak kolaydeğildi. Kaldı ki ancak bir kaset komplosuyla alaşağı edilebildi. Kasetkomplusu yapılmasaydı, Baykal’ı indiremezlerdi. Kasetle gelen Kılıçdaroğlu,Sarıgül’le nasıl baş edebilecek? Baykal, Sarıgül’le yolsuzluk dosyalarısayesinde baş edebildi. Kılıçdaroğlu bu yolsuzluk dosyalarını kullanmayakalkarsa kendini rezil eder. Çünkü Başbakan bu dosyaları hatırlatınca inkâretmişti. Adama demezler mi; Başbakan söyleyince neden inkâr ettin?

Sarıgül’ün Genel Başkanlığa aday olması durumunda iki ihtimal sözkonusu. Ya kazanacak ya da kaybedecek. Önce kazanma ihtimalini düşünelim.Kılıçdaroğlu başarısız bir politikacı olarak tarihin tozlu sayfalarına gömülecek.Belki siyasi hayatı sona erecek. Sarıgül CHP’deki birçok ismi tasfiye edecek,kendine yakın isimleri CHP’ye dolduracak. CHP’yi resmen olmasa da fiilen TDH’ye çevirecek. Kılıçdaroğlu kendi ayağına sıkmış olacak.

Bir de kaybetme ihtimali üzerine konuşalım. Kaybederse ne olur? CHP’ninkazandığı belediye başkanlıklarını düşünelim. Bunların birçoğu, özellikleCHP’nin kaleleri, Sarıgül’e yakın belediye başkanları tarafından yönetiliyorolacak. Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy gibi CHP’nin kazanmasına kesin gözüyle bakılanve hiç kaptırmadığı ilçelerde ve bunun gibi illerde yönetimde hep Sarıgül’ünadamları olacak. Sarıgül, CHP Genel Başkanlığını yine kaybederse TDH’yi yeniden aktif hale getirecek ve kendine yakın olan CHPli belediye başkanlarına, CHP’denayrılıp TDH’ye gelin diyecek. CHP, bileğinin hakkıyla kazandığı il ve ilçebelediye başkanlıklarını kendi elleriyle TDH’ye vermiş olacak. TDH’nin bir tanebelediye başkanlığı varken, onlarca belediye başkanlığı olacak. CHP kendiayağına sıkmış olacak.

Yani Sarıgül kazansa da, kaybetse de kaybeden CHPliler olacak.

Sıradan bir vatandaş olarak ben bunları görebiliyorum da Kılıçdaroğlugöremiyor mu? Kılıçdaroğlu bunların yaşanmasından korkuyordur ama Sarıgül’ehayır diyemezdi. Çünkü emir aldığı baronlar ona, bunu dikte ettiler. KendisineGenel Başkanlık koltuğunu altın tepsi içinde verenlere, bugün nasıl haıyrdiyebilsin? Anlayacağınız, Kılıçdaroğlu CHP’yi de, kendini de göz göre göreuçuruma sürüklemektedir. CHP ve Kılıçdaroğlu kendi ayaklarına sıkmaktalar.Kurşun ise Sarıgül…

Işık'ın yolumuza aydınlatıyor...


19 Ağustos 2013 Pazartesi

Kürt Meselesi, Başbakan ve Ahmet Kaya...

  Tek parti döneminin tek tip insan ideolojisi beraberinde bir çok zulüm getirmiştir. İstiklal Mahkemeleri bunun ilk akla gelen örneklerindendir. Başörtüsü, İmam Hatip, mütedeyyin subay-astsubaylara uygulanan zulümleri de sayabiliriz. Sağdan, soldan, dindar kesimden insanlar yıllarca zulme maruz kaldılar.

  Ülkemizde senelerce ana dili Türkçe olmayan insanlara dayatmalar yapıldı. Mesela Kürtçe konuşmak, kitap yazmak, film çekmek, şarkı söylemek yasaktı.

  Bu ve benzeri yasaklar bazı Kürt vatandaşlarımızı, Kürtçülüğü kullanan PKK Terör Örgütünün kucağına itti. Bazı Kürt vatandaşlarımız da ısrarla PKK'ya karşı olduğunu, ülkenin bölünmez bütünlüğünü savunduğunu söylemesine rağmen Kürtlerin haklarını savundukları için PKKlı yaftası yiyorlardı.

  Resmi(!) ideoloji(!) Kürt vatandaşlarımızı soyutluyordu. Resmi ve ideoloji kelimelerinin yanlarına koyduğum ünlem işaretleri aslında devlet içine yerleşmiş ve derin dehlizlerde senelerce saklanarak ülkemizi karıştıran ve bu karışıklıklardan, çatışmalardan nemalananları temsil etmektedir. Ve bu derin dehlizlerde saklananların, PKK ile dirsek temasları, ilişkileri herkesce malumdur.

  Bir yandan Kürt diye birşey yoktur, onlar bölücüler vb. gibi Kürtlüğü görmezden gelen propagandalar yaparken, diğer yandan PKK ile kolkola ülkeyi karıştırma planı yapanlar aynı insanlardı.

  1994 yılında Türkiye gündemine bir adam girdi. Kasımpaşalıydı ve delikanlıydı. Gençti, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na talipti. İstanbullular bu adam iltifat gösterdiler ve 5 yıllığına görev verdiler. Adı Recep Tayyip Erdoğan'dı...

  Ve bu delikanlı adam 98 yılında, okuduğu bir şiirden mahkum olarak Başkanlıktan düşürülmesine kadar İstanbullulara Haliç'in temizlenmesinden su sorununun aşılmasına, metronun bitirilmesinden AKBİL'e, Sosyal Tesislerin halka açılmasından kavşak ve caddelere, çevre ve hava kirliliğinin çözülmesine kadar yüzlerce hizmet yaptı.

  Bir başka cenahta da protest müziğin kurucusu olarak gösterilen Ahmet Kaya, Kürt gerçeğinden bahsediyor, Kürtlere temel hak ve hürriyetlerinin verilmesinden bahsediyordu. Ve bu davası şarkılarına da yansıyordu. Ne acıdır ki; bu adam davasını savunan cümleler kuruyorken söze hep bu ülkenin bölünmez bütünlüğüne vurgu yaparak başlamak zorunda kalıyordu. Acıydı çünkü Kürt gerçeğini savunduğu için bazı kesimler ona bölücü yaftasını yapıştırmaktan imtina etmiyorlardı. Bazılarının iddia ettiği gibi PKK ile bir bağı var mıydı, yok muydu bilemem, varsa bu bağ nasıl bir bağdı onu da bilemem ama ben Ahmet Kaya'nın ağzından PKK propagandası yapan hiçbir söz işitmedim. Ha bazı konserlerinde PKK bayrakları açıldığını gördüm, bir konserinde, şarkısının bir yerinde "vallahi Apo'yu özledik" dediğini duydum ama öte yandan ben bu ülkenin bölünmez bütünlüğü taraftarıyım dediğini de çok duydum. Bir TV programında söylediği şu sözler çok önemli; "ölürsem hayatımda istediğim bir tek şey var; asla bu ülkeyi sevmiyordu demesinler. Ben Edirne’den Ardahan’a kadar bu ülkeyi çok sevdim." Eğer PKK ile bir ilişkisi varsa bunun hesabını da kendisi verecektir.

  Ahmet Kaya, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin organize ettiği Cumhuriyetin 75. Yılı şenliklerinde -R.T.Erdoğan hakkında mahkumiyeti kesinleşmişti. Haftlar sonra da cezaevine girdi. Şenlik Recep Tayyip Erdoğan'a veda niteliği de taşır hale gelmişti.- konser vermiş, Recep Tayyip Erdoğan'ı cezaevine uğurlamış, destek vermişti.

  İşte bu şenliklerden sadece 3,5 ay sonra Ahmet Kaya, Magazin Gazetecileri Derneğinin ödül töreninde aldığı ödülün ardından, "Önümüzdeki kasette, Kürt asıllı olduğum için Kürtçe bir şarkı yapıyorum ve Kürtçe bir de klip çekiyorum" demişti. İşte bu sözü onu linç etmelerine yetmişti.

  Aslında mesele Ahmet Kaya ve onun savunduğu fikirleri değildi. Olayların zamanlamasına dikkat etmek gerekir. Ahmet Kaya, İBB'nin organize ettiği 75. Yıl Cumhuriyet Şenliklerine katılıyor, R.Tayyip Erdoğan'a destek veren bir konuşma yapıyor ve sadece 3,5 ay sonra bu lince maruz kalıyor. Ahmet Kaya bu sözleri yıllardır söylüyordu. Neden dün değil o gün linç etme gereği gördünüz? Ahmet Kaya'nın linç edilmesi emrini verenler ile Recep Tayyip Erdoğan'ın önünü kesme gayretinde olanlar aynı kişilerdi. Ahmet Kaya'ya şu mesajı verdiler. "Biz bu adamın önünü kesmeye çalışıyoruz. Sen kimsin bizim ipini çektiğimiz birine destek verirsin." Ve bu mesajı sadece Ahmet Kaya'ya değil Recep Tayyip Erdoğan'a destek vermesi muhtemel bütün kişilere vermek istediler.

  Onlar ipini çektiklerini sansalar da, Recep Tayyip Erdoğan'ı öldürmeyen bu kurşun daha da güçlenmesini sağlamıştı.

  Derin dehlizlerde saklananlar hala Kürt Meselesini yok sayıyorlar. ABD, siyahları yıllarca yok saydı, hayvanlardan aşağıda tuttu, ne oldu? Bunun Amerika'ya faydası oldu mu? Bilekis zararı oldu. İngilizler İRA'yı, İrlanda'yı yıllarca yok saydı da ne oldu?

  Bir babayiğit çıktı ve tüm ezberleri bozdu. Ezberleri bozulanlar afallamaya başladılar. Olmaz denilenler oldu.

  İşte o babayiğit, o aslan parçası, o kahraman çıktı ve Ahmet Kaya'nın uğruna canını verdiği Kürt gerçeğini resmi makamların da görmesini sağladı. Artık Kürtçe özgür, hatta o kadar özgür ki, devletin resmi televizyonunun Kürtçe yayın yapan kanalı var. O kadar özgür ki, Ahmet Kaya'yı o gece yuhalayanlar, protesto edenler, bugün rahatlıkla Kürtçe şarkı söyleyebiliyorlar. O gece Ahmet Kaya'yı linç edenlerden biri, Serdar Ortaç bugün çıktı ve özür diledi, jürisi olduğu yarışmada Kürtçe şarkı söylenmesini tavsiye etti. Algıyı, yaklaşımı, bakış açısını değiştirdi bu Kasımpaşalı babayiğit. Kürtler temel hak ve hürriyetlerine bu adam sayesinde kavuştular. Kürtler ve tüm Türkiye bu adama, Recep Tayyip Erdoğan minnettar olmalıdır.

  İşte bugün, Ahmet Kaya'nın ölümünün 13. yılında, linç edilişinin 14. yılında terör sorunu da Çözüm Süreci ile sona ermekte. Çözüm Sürecinin başladığı günden bugüne kadar geçen sürede elhamdülillah aylardır şehit haberleri gelmiyor, elhamdülillah aylardır kanımız akmıyor.

19 Haziran 2013 Çarşamba

Memet Ali Alabora'ya Mektup - 2

  Sayın Memet Ali Alabora,

  Bu size ikinci mektubum. Bu mektup aynı zamanda ilk mektubumun devamı niteliğindedir.

  Senelerce bu ülkede üniversiteli gençlerin harç sorununu kullanarak onları sömürenler, harç kalkınca bu sefer özel hayatımıza müdahale ediliyor demeye başladılar. Çok değil daha birkaç yıl önce de şeriat geliyor diye yaygara koparıyorlardı. Özel hayata müdahale dediğiniz şey sigara ve alkol kısıtlamasıysa onları da bir inceleyelim.
  
 Bir adam, belki dertten, belki keyiften tekel bayiden aldığı biraları bir parkta içmiş, kafayı çekmiş, küfelik olmuş. Ayakta duramıyor, vücudu gibi bilinci de yerlerde. Ve bu halde kaldırımda yürüyor. Kaldırımın karşı istikametinden ise, arkadaşının evinde geç saatlere kadar ders çalışmış, evine dönen bir üniversiteli genç. Ailesinin umudu, ülkesinin umudu… Sarhoş gence çarpar. Genç, gece gece sarhoşla yüz göz olmayayım der ve yoluna devam eder ama sarhoş yakasını bırakmaz ki… Döner arkasına ve “önüne baksana lan” diye bağırır. Genç duymazdan gelir. Duymazdan gelsen ne çare, sarhoşta bilinç tükenmiştir. Gence, bağıra bağıra en galiz küfrü eder. Gencin de kanı delidir, yediremez kendine bunu ve sarhoşa dönüp, “ne dedin lan sen” diye bağırır. Birbirleriyle kavgaya tutuşurlar. Sarhoş, bir anda belindeki sustalıyı çıkarır ve bilinçsizce, defalarca gence saplamaya başlar. Genç oracıkta ruhunu teslim eder. Geleceğimizin teminatı olmasını umduğumuz, üstelik yetişmekte olan bir üniversiteli harcanmıştır.

  Bir başka gece… Okan Bey İzmir’den Giresun’a gitmekte olan minibüsü kullanmaktadır. Minibüste kendisiyle beraber 15 kişi daha vardır. Okan Bey’in babası vefat etmiştir ve apar topar yola düşmüşlerdir. Hatta Okan Bey’e, sen hüzünlüsün, kullanma diye ısrar etmişlerse de ehliyeti uygun olan tek kişi olduğundan Okan Bey kullanmak zorunda kalmıştır.

   Okan Bey yolda susamıştır. İlk gördüğü dinlenme tesisinde susuzluğunu kana kana gidermek istemektedir. İşte o ilk dinlenme tesisine gelmişlerdir. Kimi lavaboya gitmiştir, kimi çay içmeye. Okan Bey de markete… Babasını kaybetmenin hüznüyle su veya meşrubat almak yerine bira almayı tercih etmiştir. Bir kutu kesmemiş, birkaç kutu içmiştir. Hüzün alkolle birleşmiştir artık. Sarhoş olarak başına geçtiği direksiyonun kontrolü onda mı olacak?
   
  Aslan Bey ise ailesiyle beraber düğünden dönmekte olan bir esnafımız. Komşularının düğününde gülmüşler, eğlenmişler, kurtlarını dökmüşlerdir. Keyifle evlerinin yolunu tutmaktayken karşı yönden gelen minibüs kendi şeritlerine girer ve korkulan olur. Okan Bey’in sürdüğü minibüs, Aslan Bey’in kullandığı otomobile çarpar. Minibüste altı, otomobilde ise üç kişi oracıkta can verir. Diğerleri?.. Diğerleri ise acilen yoğun bakıma…
  
  Şimdi soruyorum size bir ayda bu tipten kaç haber duyuyorsunuz? Sayısını hatırlamıyorsunuz değil mi? Peki devlet bunları engellemezse görevini yapmış olur mu? Devlet ve hükümet görevini yaptı diye eleştirilir mi?

 Sigara kullanıyor musunuz bilmiyorum ama evvelden bir cafeye giderdik, cafe öylesine duman altı olurdu ki, bırakın sigara kullananları, kullanmayanlar bile rahatsız olurdu. Şimdi kapalı mekânda sigara içmek yasak… Bunun nesi kötü?

 Gelelim kürtaj meselesine. İngiliz hükümeti de 20. haftadan sonra kürtajı yasakladı. Bildiğim kadarıyla ABD’nin bazı eyaletlerinde de yasak. Bu konuda kısaca konuşmak gerekirse, benim bedenim, benim kararım diyenler acaba kürtajla aldırdıkları o sabinin nefes alma, yeşili, maviyi görme hakkını neden düşünmüyorlar?

  Bir de üç çocuk meselesi var değil mi? Bakınız AB’nin yaptığı bir araştırmada, milletlerin kültürlerini gelecek nesillere aktarabilmeleri için doğurganlık oranının ortalama 2,8 olması gerektiği ortaya çıktı. Başbakan sizce neden en az 3 çocuk diyor? Rus hükümeti her çocuk için ebeveynlere para veriyor. Almanya’da senelerdir çocuk yardımı yapılıyor. Her çocuk reşit olana kadar devletten maaş alıyor. Ayrıca bebekken süt, bez vb. yardımlar da yapılıyor. Tabii şu da var, hükümetimiz en az üç çocuk politikasını teşvik etmelidir. Bununla ilgili çalışmaları Aile ve sosyal Politikalar Bakanlığı sürdürüyor. Bazı teşvikler için çalışmaları devam ediyor. Biraz geç kalındı ama olsun…

 3. köprü ve 3. havaalanı meselelerini de atlamayalım. 3. havaalanına karşı çıkmak en kestirme ifade ile ülkemizin kalkınmasına karşı çıkmaktır ve ben bu ülkenin kalkınmasını, gelişmesini istemiyorum demektir. Bunun başka bir ifade yoktur.

 Bazı kişiler 3. köprünün isminden rahatsızlarmış. Yavuz Sultan Selim Han bizim ceddimiz. Açık konuşayım; Yavuz Sultan Selim Han’ın isminden rahatsızlık duyanlardan da ben rahatsızlık duyuyorum. Bir köşe yazarının dediği gibi; Kral Henry ismi mi verilseydi?

 Aleviler Kennedy Caddesi isminden rahatsız olmuyorlar, Yavuz Sultan Selim isminden rahatsız oluyorlar. Bu bir kin kusmadır.

 3. köprünün ismi için benim hayalim İstanbul Boğazına köprü projesinin ilk sahibi olan Abdülhamid Han veya Hamidiye ismi verilmesiydi. Ama Yavuz Sultan Selim ismi de çok güzel ve derin mesajlar içeren bir isim.

  Unuttuğum başka bir mevzu varsa onu da söyleyin, ona da cevap yazayım.

  Ülkesini çok seven bir vatandaş Hasan Barak.

Memet Ali Alabora'ya Mektup - 1

  Sayın Memet Ali Alabora,

  Bazı tweetlerime cevap verme nezaketi gösterdiğiniz gibi iki mektubuma da cevap verme nezaketi göstermenizi umuyorum (Biraz uzun oldular ama lütfen sonuna kadar okumanızı rica ediyorum).

  Anneniz hanımefendinin yazdığı duygu yüklü mektubu okudum. Bir anne olarak, her annenin yapacağı gibi duygusal davranarak çocuğuna sahip çıkmış. Ama sanırım bazı bilgiler kendisine yanlış aksettirilmiş. Bunu açıklarken bir yandan da söylemek istediklerimi madde madde yazacağım.

1) Anneniz ağaçların kesilmesinden bahsetmiş. Demiş ki; “bir tek ağacın bile kesilmesini sanki akrabamı kesmişler gibi hisseden ve bunun için ağlayan, aynı zamanda şiddete, baskıya ve dayatmaya karşı biri olarak işten kalan vakitlerimde Gezi Parkı’na gittim.”

  Burada yanlış bir bilgi var. Önce onu düzeltelim. Gezi’de hiç ağaç kesilmedi. Onüç ağaç başka bir yere nakledilmek üzere söküldü. Bırakın bir ağaca, bir dala bile zarar vermekten imtina eden, karıncayı kırmaktan bile sakınan bir ecdadın torunlarıyız. Sayın Başbakanımız da ecdadını seven bir Türk olarak gerek Belediye Başkanlığı, gerekse Başbakanlığı döneminde İstanbulumuzun ve ülkemizin yeşil çehresine çok sayıda hizmetleri olmuş birisi. Yahu Haliç’i lağım kokmaktan kurtaran, Koç Üniversitesi yapılıyorken ellibin ağacın katledilmesine karşı tek başına mücadele eden birisinden bahsediyoruz.

2) Anneniz, anne hassasiyetiyle yazdığı satırlarda, oğlunun hedef gösterilmesinden duyduğu rahatsızlıktan bahsetmiş. Çocuğu için senelerce uğraşmış, yeri geldiğinde yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş, fedakâr insanlardır annelerimiz. Çocuğunu koruma refleksi göstermesi tabiidir. Peki hiç düşündük mü, Sayın Başbakanımızın rahmetli annesi hayatta olsaydı, oğluna “DİKTATÖR” iftirası atıldığını duyduğunda, “AH KEŞKE ANNENİN O GECE BAŞI AĞRISAYDI DA MİLLETİN BAŞI AĞRIMASAYDI” terbiyesizliğinin yazılı olduğu pankartı gördüğünde ne kadar üzülürdü?

3) Annelikten bahsettik ya; Kabataş’ta 6 aylık bebeğiyle eşini beklerken, tahammülsüz maganda eylemcilerin dövdüğü, tartakladığı, taciz ettiği, küfür ve hakaretler ettiği başörtülü annenin durumunu hiç düşündünüz mü? Yavrusunun arabasını tekmelemişler, 6 aylık bebek yerlerde yuvarlanmış, yüzü çiziklerle, yaralarla dolu… O annenin tek suçu dinimiz emrettiği için başörtüsü takmak. O anne şimdi sürekli ağlıyor, kirlendiğini düşündüğü için saat başı banyo yapıyor, sürekli kusuyor, TV’ye bakamıyor, O ANNE şimdi psikolojik tedavi görüyor.

  Anneniz demiş ki; “Bu yazıyı yazan bir kadınmış ama eminim anne değil. Anne olsaydı, bu, rüyamda görsem inanamayacağım yazısını yazamazdı. Anne olsaydı, mutlaka empati yapardı”.

  O yazıyı yazan kadın anne mi bilmiyorum ama Kabataş’ta bu vahşete maruz kalan bir anne ve ona saldıranların içinde yer alan kadınlar da, erkekler de empati yapmadılar.

  O ANNE diyor ki: “Bir anda ‘Bakın Tayyip’in ...... burada gelin onu...’ diyen sesler duydum ve arkama baktığımda 25-30 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim kadınların bana karşı öfkeli bakışlarını görünce benden bahsettiklerini anladım.
Ne olduğunu anlayamadığım bir anda üzerleri çıplak, elleri deri eldivenli, başlarında tuhaf bantlı 70-100 kadar adamın ortasında kaldım.
Bebek arabam elimden gitti.
Bir kadın “Ne geldiyse bu ülkenin başına bunların başörtüsü üzerinden geldi vurun şuna” deyince, bir adam arkamdan tekme tokat vurmaya başladı.
Sonra bağırmaya başladılar. Devrim yaptıklarını, ihtilal yaptıklarını, ülkeyi bize teslim etmeyeceklerini, Erdoğan’ı asacaklarını, Erdoğan’ı da hepimizi de tek tek .....
Bir taraftan “Bu üllkenin gerçek sahibi biziz anladınız mı ulan” diye bağırıyorlar, bir taraftan tekmeliyorlardı.
‘Kutsal başörtüymüş, görün bakalım kutsalı size neler yapacağız’ diyerek aklınızın bile almayacağı şekilde küfrettiler, vurdular, vurdular... ‘Asacağız Erdoğan’ı anladın mı’ diye bağırdılar.
Hangi birini söyleyeyim nasıl anlatayım yaptıkları küfürleri.  Bir amcaydı sanırım müdahale etmeye çalıştı onu da öldüresiye dövdüler kızıyla birlikte.
Sonra uzaklaştılar. İnönü stadına doğru uzaklaştılar. O sırada tamamen kendimi kaybettim. Ondan sonra ne olduğunu hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde üzerim idrar kokuyordu.  Yerimden kalktım bebeğimi bulmaya çalıştım.”

  Evet, O ANNE Ak Partili bir Belediye Başkanının gelini. Ama o eylemciler bunu bilmiyorlar. Bilseler ne fark eder? Ak Partili insan değil mi? Kaldı ki, partiyle pürtüyle alakası olmayan bir arkadaşımın başörtülü eşinin de arabasına, kendileri de arabada oldukları halde, sırf başörtülü diye saldırdılar. Eğer arabaya girmeyi başarsalardı olabilecekleri düşünemiyorum. Kadıncağız günlerce kendine gelememiş. Maalesef bu örnekler oldukça fazla.

  Ben, sizi canlı olarak bir defa gördüm. Yanlış hatırlamıyorsam 2003 yılıydı. Avcılar’da bir pastanede kurs arkadaşlarımla oturuyorduk, siz de Barış Manço Kültür Merkezindeki paneliniz öncesi aynı pastanede dinleniyordunuz. Arkadaşlarımdan bir kız size Mehmet Ali Bey hiç pas vermiyorsunuz diye laf attığında verdiğiniz sıcak cevap ve samimi davranışlarınız sempatimi kazanmanıza yetmişti.

  Ama maalesef , Gezi parkında GAZA GELEREK VERDİĞİNİZ GAZLA binler sokağa döküldü. Tweetlerinizi gördükçe inanamıyordum. O gün pastanede bizimle içten, samimi bir şekilde konuşan Memet Ali Alabora, Memoli bu olamaz diyordum. Siz, Okan Bayülgen, Levent Kazak ve diğer arkadaşlarınız, sanatçı duyarlılığınızı bir kenara bırakarak (ya da sanatçı duyarlılığı gereği bunu yapmanız gerektiğini düşünerek), sonrasını düşünmeden, isteyerek o tweetleri atarken, gaza gelip sokaklara dökülen insanları görüp ellerini oğuşturanlar, uyuyan illegal hücrelerini sokaklara döktüler. Ve bir anda molotoflar, demir bilyeler, çivili toplar havada uçuşmaya, başörtülüler taciz ve darp edilmeye, camilere ayakkabıyla girilmeye, camilerde içki içilmeye, işyerlerinin camları kırılmaya, ATMler soyulmaya, araçlar yakılmaya başlandı. Masum gözüken bir eylem VANDALİZME dönüştü.

  Şimdi, tek suçlu biz miyiz, bize gaz sıkan polisin hiç mi suçu yok diyebilirsiniz. Polisin de hatalı olduğu anlar olabilir. Zaten hatalı olduğu tespit edilen polislerle ilgili işlemler yapılmaya başlandı. Ama biber gazı, tazyikli su sıkmak polisin en hafif müdahale şeklidir. Wall Street’i İşgal Et eylemcilerine Amerikan polisinin, G-8 eylemcilerine İngiliz polisinin nasıl müdahale ettiğini de gördük. Biz orada sadece oturuyorduk, kitap okuyorduk diyebilirsiniz. Bir gün oturdunuz, iki gün oturdunuz, üç-beş ama yeter, eyleminizi yaptınız, devam ederseniz devlet de bir noktadan sonra müdahale etmeli. Polis biber gazı sıktı deniyor. Bir polis de isyan ediyor, haykırıyor; “biber gazı sıkmayalım da (hicab ederek söylüyorum) osuralım mı, mermi mi sıkalım?” EMEK’te size müdahale edildi mi? Hani Tiyatro yıkılacak demiş ve ortalığı ayağa kaldırmıştınız ya, daha iyisi yapılmadı mı? Şimdi AKM için aynısını söylüyorsunuz. Sayın Vali, AKM binası depreme dayanıklı değil diyor. Orada bir sanat eseri icra ediliyorken Allah korusun bina yıkılsa, yüzlerce insan ölse bunun HESABINI KİM VERECEK?

  Ben kimseyi suçlamıyorum ama şu da bir gerçek ki, attığınız sorumsuz tweetler bu olayların sorumlularından. Bunların olacağını düşündüğünüzü sanmıyorum çünkü Avcılar’daki o pastanede tanıştığım Memet Ali Alabora böyle bir insan değil ama istemeyerek de olsa, belki aşırı sanatçı duyarlılığıyla yanlış yaptığınızı lütfen kabul edin ve böyle bir hatayı lütfen bir daha yapmayın.

  Son olarak, bu mektupta ne kadar kibar bir dil kullandığım dikkatinizi çekmiştir. Aynı dili ikinci mektubumda da kullandım. Tweetlerimi de okuduğunuzda nezakete ve saygıya ne kadar ehemmiyet verdiğimi göreceksiniz. Peki bizim yazdığımız tweetlere cevap veremeyenler ne yaptılar? Küfürler ettiler, hakaretler sıraladılar. Galiz küfürleri bir tarafa bırakırsak en çok ettikleri küfür ve/veya hakaret HÜKÜMET YALAKASI… Ben Ak Partili değilim, hiçbir partide kaydım yok. Ama Ak Parti seçmeniyim. 2002 yılından sonraki bütün seçimlerde/referandumlarda Ak Parti’ye veya Ak Parti’nin desteklediği seçeneğe oy verdim. Ama ben oyumun arkasında duran, yeri geldiğinde oyunun hesabını soran bir seçmenim. Daha Gezi olaylarından bir hafta önce Ak Partili Üsküdar Belediye Başkanı park genişletme çalışması sebebiyle 3 çeşmeyi, yeniden yapacağım diyerek yıktığı ve bir sene geçmesine hala yapmadığı için sosyal medyada ve (bazılarının Yandaş medya dedikleri) bir gazetede kampanya başlattık. O Belediye Başkanı ve İBB Başkanı Sayın Kadir Topbaş, o çeşmeleri yeniden yapacağı sözünü verdi. Hükümet Yalakası diye suçlanan ben (aslı iddia olan) İddaa kumar oyunu kurulduğu zaman Sayın Başbakanımıza, daha reşit olmamış gençler bir şekilde bu kumarı oynuyorlar, lütfen önlem alın yoksa geleceğimiz sıkıntılı olur diye mail yazmış biriyim. Ve daha nicesi… Biz Ak Parti seçmenleri işte böyleyiz. Yeri geldiğinde oy verdiğimiz partiye bile hesap sorarız.

Ülkesini çok seven bir vatandaş Hasan Barak.

1 Mart 2013 Cuma

Cennetin Hasretinde Olduğu İnsan: Enver Ağabey


  Sıradan bir cuma, gece (cumayı cumartesiye bağlayan gece) ve eşortmanlarla evde oturuyordum. Telefonun mesaj sesini duyunca günlerdir beklediğim müjdeli haberi bir daha asla alamayacağımı nereden bilebilirdim ki?..  Saat 22:26... Mesaj ahiret kardeşlerimden ve liseden beri arkadaşım olan Salih Ağabeyden geliyordu. -Yazıyı okuyanlar hem liseden arkadaşım diyorsun hem de ağabey diyorsun diyebilirler. Bize bunu; büyük, küçük her kardeşimize ağabey demeyi Enver Ağabeyler öğrettiler.- Okuyunca birden irkildim ve içimi tarifsiz hüzün kapladı. Gelen mesaj kısaca; yeniden yetim kaldın, artık hüzün ve üzülme vakti diyordu. Kardeşim bana Hayat ışığımızın, Sebeb-i Seadetimizin, Başımızın Tacının, gülen yüzümüzün vefat ettiği haberini veriyordu. 

  Evet Enver Ağabeyler vefat etmişler, ahirete irtihal eylemişlerdi. Kardeşime, "Başımız sağolsun diyeceğim ama başsız kaldık" yazıvermişim. Haberi bir kaç kişiye daha mesaj attıktan sonra abdest alıp çalışma odasına çekilerek Yasin-i Şerif okumaya başladım. O gece misafirimiz olan kayınvalidem şaşırmış, eşime; Hasan'ın yüzü neden aniden soldu diye sormuş. Eşim, Enver Ağabey vefat etmişler deyince neden bu kadar üzüldü ki diye eklemiş. Bu sorunun cevabı Hasan'ın yaşantısında gizli.

  Bir abi sosyal paylaşım sitesinde; "O var, hayat var; O yok, hayat yok" yazmış. O bizim hayatımızdı, sebeb-i seadetimizdi, kurtarıcımızdı.

  Üniversiteyi kazanıp Trabzon'a gidince barınacak yer sıkıntısıyla başbaşa kalmıştım. Rahmetli babamın maddi sıkıntı içinde olması hasebiyle Kredi Yurtlar Kurumu yurdunda kalmak istiyordum ama o yurtlarda da yer olmasına rağmen kayıt zamanı bitmiş olduğundan öğrenci alımı yapılmıyordu. Eee, bizim gibi ek kontenjanla kazananlar neden düşünülmemişti ki?.. Onlar düşünmese de, tüm gençliği, tüm insanlığı düşünen birileri vardı.

  İhlas Holding ve Enver Ören isimlerini duymuştum. Hatta babam Türkiye Gazetesi'nin abonelerindendi. Ama İhlas'ın vakfı varmış, bu vakıfların yurtları varmış haberim yoktu. Taa ki İstanbul'daki son günüme kadar. Meğer bizim Salih bu vakfın Trabzon'daki yurdunda kalıyormuş. Barınacak yer sıkıntısı beni özel yurtlara yönlendirdi. Görüştüğüm bütün yurtların yetkilileri yerleri kalmadığını söylüyordu. Anlayacağınız bütün kapılar suratıma kapanmıştı. Sadece bir tek kapı açıktı ve sonuna kadar açıktı.

  O kapıyı arıyor, bulamıyordum. Sorduklarım beni o kapıdan soğutmaya çalışıyordu. Üstelik bunu dindar olduğunu söyleyen, namazında, niyazında insanlar yapıyordu. Hatta bir tanesi; o yurtta etüt saatleri var, o saatlerde ders çalışmak zorunlu. Öğrenci değil miyiz, herhalde ders çalışacağız, ne güzel deyince eee namaz da kılıyorlar demez mi? Bunu namaz kılan, dindar biri söylüyor, din düşmanı değil! Ben de kılıyorum. Ne güzel namaz kılıyorlarmış işte, beraber kılarız. Sen yerini biliyor musun onu söyle dedim. Hayır, bilmiyorum cevabı beni biraz kızdırdı. Bilmiyorsan ne diye beni meşgul ediyorsun deyişim onunla konuştuğum son cümle oldu.

  Sonunda Allahü teala nasib eyledi ve yurda girdim. Yurdun kapısından içeri girdiğim andan itibaren hayatım çok değişti. Dinimi daha iyi öğrenmeye, ehl-i sünnet alimlerini "rahmetullahi aleyhim ecmain" daha iyi tanımaya, ibadetlerimi daha düzgün yapmaya, Kuran-ı Kerim öğrenmeye başladım. Belki de -Allahü teala hepimizi muhafaza buyursun- bid'at ehli olabilecekken bu yurda girmemle Ehl-i Sünnet'in bir neferi olmak şerefine kavuştum. Bid'at Ehli olabilirdim çünkü "Ben Müslümanım" diyen herkesin peşinden gidiyordum. Ben Müslümanım diyen, şeklen de Müslüman olan o kadar çok din düşmanı var ki, onlardan birine kapılabilirdim. En Sevgilimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" Hadis-i Şeriflerinde bu ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını ve sadece O'nun ve kahraman, şanlı Eshabının "radıyallahü teala anhüm ecma'in" yolunda olanların kurtulacağını haber vermiyor mu? Allahü teala halime acıdı ve beni o kapıdan içeri soktu.

Tâli’ yüzüme gülüp, bana sevdirdi seni,
hasret de, elem gibi, yakdı bitirdi beni.
Ben geleceğim artık, bekleyemem gelmeni,
kalbimi zulmet basdı, gözlerimde kan doldu.

Mecnûn olmuş gezerim, aşkınla bunca yıldır,
yâ bu aşkla öleyim, yâhud yanına aldır.
Ayrılık perdelerin, bir bir gözümden kaldır,
en kıymetli günlerim, ne çâre hicrân oldu.

  İşte Enver Ağabey'in kurdukları bu vakıf, bu yurtlar benim kurtuluşuma vesile olmuştu. Ve Allah-ü teala kalbime Mübarek Hüseyin Hilmi Işık Efendi'nin "kuddise sirruh" muhabbetlerini, başta Enver Ağabeyler olmak üzere bütün talebelerinin muhabbetlerini yerleştirdi. Elhamdülillah. Onları çok sevdim, sadece sevdim. O mübarekler "rahmetullahi teala aleyhim ecma'in" bizi sevdiler, bize de Onları sevmek devleti nasib oldu. Düşmanların iftiralarına aldanıp aleyhte konuşuyorken muhabbetleriyle şereflenenlerden olmuştum. Elhamdülillah.

Bilmiyordum İhlas'ı yanlış anlattılar da ondan,
Küçüktüm, kötü sözler çıktı ağzımdan,
Tevbe ettim utanıyorum bu kelamlarından.

  Bazen düşünürüm; ben ne yaptım da Allahü teala bana bu nimeti nasib eyledi diye... Efendi Hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" buyurdukları gibi mayada bir temizlik olduğu kesin... Ama Bişr-i Hafi "kuddise sirruh" Hazretleri gibi bana da Allahü tealanın İsm-i şeriflerinin yazılı olduğu kağıdı yerden alıp, temizleyip, yüksek yere asma şerefi nasib olduğundan da olabilir. O mübarek zatın kurtuluşuna sebep olan da bu olaydı.

  Ömrümün en güzel iki yılını işte bu yurtta geçirdim.

  Okul ve askerlik bitip iş arayışı başlayınca kapılar birer birer tekrar yüzüme kapanmaya başlamıştı. Bahane hazırdı; "Tecrübesizsin"... İşte bu günlerde, kapılarını sonuna kadar açan, sahip çıkan yine İhlas Holding oldu. Yani Enver Ağabeyler oldular. Enver Ağabeyler, dinimi öğrenmeme vesile olduktan sonra şimde de iş ve aş vermişlerdi.

  03/02/2003'te çalışmaya başladığım İhlas Holding'te, 30/03/2009 tarihine kadar çalışmak nasib oldu. Bu altı sene beraberinde birçok güzellikler, birçok tatlı hatıralar getirmişti. Allahü teala hizmet etme nimetini nasib eyledi. Tabii yine Enver Ağabeyler sayesinde.

  Yıllar geçiyordu. Daha düne kadar tıfıl bir çocukken şimdi saçlarımız biraz erken de olsa dökülmeye başlamıştı. Evlenme yaşı gelmişti. Hatta geç bile kalmıştım. Allahü teala karşıma temiz bir hanım çıkardı. Aileler de görüşüp tanıştılar, evlenmeye karar verdik. Evleneceğiz ama biz Allahü tealanın Emr-i Şeriflerine, Şanlı Peygamberinin "aleyhisselam" Sünnet-i Şeriflerine uygun hareket etmek isterken çevremizdeki bazı kimseler çalgılı, vur patlasın, çal oynasın bir düğün istiyorlardı. Biz cuma gecesi olsun istiyorduk onlar haftasonu olsun istiyorlardı. Hanıma her ne olursa olsun benim yanımda, destekçim olacaksın dedim. Peki dedi. Allahü teala razı olsun, sözünde de durdu her zaman... Her türlü baskıya ve zorluğa birlikte göğüs gerdik, hiç pes etmedik.

  Tam da bu anda düğünü nerede yapacağız sorunu karşımıza dikilmişti. Çalgılı düğün isteyenler buradan yakalayıp tuş etmeye çalışıyorlardı. Sizin istediğiniz gibi bir düğün yapacak yer sayısı az, onlar da pahalı diyorlardı. Haklılardı. Böyle sıkışık bir zamanda imdada yine büyükler yetiştiler. Zaten hep onlara sığınıyor, onları vesile ederek Rabbimizden istiyorduk. İhlas holding kuruluşları Şifa Yemek ve İhlas koleji derdimize derman oldular. Düğünü tüm zorluklara, zorlamalara, baskılara rağmen Şer'i Şerife uygun yaptık. Hatta kınayı da... Bu da Enver Ağabeylerin sayelerinde olmuştu.

  Bazen kendilerine mailler gönderirdim çeşitli vesilelerle. Bir mailimde kendilerini çok sevdiğimi arz etmiştim. Cevabi maillerinde "Sevgi karşılıklıdır" yazdıklarını okuyunca dünyalar benim olmuştu. Bizi çok sevdiklerini, hepimizi ayrı ayrı çok sevdiklerini biliyorduk ama Onların bizzat kendilerinin yazdıkları mailde okumak, bunu kendilerinden duymak ayağımızı yerden kesmişti. Bir mailimde kendilerine arz etmiştim; "Sizi Sevmek, iyi ve güzel olan herşeyi sevmektir." Çünkü Enver Ağabeyler iyi ve güzel olan herşeyi kendilerinde toplamışlardır. Herkese her zaman iyilikle ve güler yüzle muamele ettiler. Cenazelerine de her yerden onbinler, yüzbinler akın etti.

Ahirete irtihallerinden önce uzun süren yoğun bakım süreci yorgun bedenlerini hırpalamış, Onların canlarının yanması bizi de kelimelerle anlatılamayacak büyüklükteki teessürlere sürüklemişti. Gözümüz sürekli haberdeydi. Herkes birbirine bir haber var mı diye soruyordu. Herkes müjdeli bir haber bekliyordu.

Bir hastanenin bekleme salonundayım sanki,
Ümidini kaybetmeden haber bekleyen,
Duadan eller karıncalanmışken,
Hemşirenin terlik sesinden heyecana düşen...

Bekleme salonundayım sanki hastanenin,
Düşünürken güzelliğini gözlerinin
Ve tatlılığını sözlerinin,
Her duyduğu seste heyecana düşen...

Ya Şafii zikrediyor dilim tesbih tanelerinin arasında,
Hatıralar geliyor gözüme bekleyiş anlarında,
Kalbim O'nun olduğu yerde, Onunla,
Dostun sevgisiyle aşka düşen...

İnci dişlerin arasından süzülen mercanlar güzel,
Hep gülen gözlerin nazarı güzel,
Herkese nasib olmaz, onu sevmek güzel, 
Nasiplidir dostun güzel haberiyle sevince düşen...

  Günler günleri kovaladıkça o haber bir türlü gelmiyordu. Bir umut bekliyordum ama bir yandan da bu kadar uzun sürmesi... Her an bir haber bekleyişi içerisindeydim. Şiirler, hatıralar üstüme üstüme geliyordu.

Kalbimde aşkım, dilimde duam, elimde tesbihim,
Bir kenarda iyi haberler beklemekteyim,
Beklemek zor, umut ekmeğim, 
Bir müjdeli habere dünyaları veririm.  

Günlerdir yok tadım tuzum,
Tedirgin ve huzursuzum,
Elim kalbimde, haberde gözüm,
Bir müjdeli habere dünyaları veririm.

Gözyaşlarım hazır kıta bekliyor,
Ha aktı ha akacak duruyor,
Kalb ise sevdiğini istiyor,
Bir müjdeli habere dünyaları veririm.

Bu aralar sevinç kapımı çalmıyor,
Uğramıyor, hal hatır sormuyor,
Neşem kalmadı, enerjim tükeniyor,
Bir müjdeli habere dünyaları veririm.

Gelin ne olur, kucağınızda müjdelerle,
Sevinçli haberler verin bizlere,
Çok üzüldük maalesef günlerce,
Bir müjdeli habere dünyaları veririm.

Düşman gülüyor halimize bakıp,
Üzüntümüze seviniyor, oynuyor zilleri takıp,
Kardeşlerim de haber vermiyor suskunluktan bıkıp,
Bir müjdeli habere dünyaları veririm.

Biri dese haberler iyi, müjdemi isterim,
Sözün vardı, dünyaları vaad ettin.
Haklısın, öyleydi sözüm derim, 
Dile benden ne dilersin...


  Müjdeli haber geldi ama mana dünyasına... Rahim Er Ağabey'in dediği gibi "cennetin hasretinde olduğu insanlar vardır, Enver Ören Ağabey işte öyle bir insandı." Şimdi biz ağlıyoruz ama ahirete yolcu ettiğimiz sevgililer seviniyorlar. Bakalım bizim hasretimiz ne zaman son bulacak?

Ezeli hilkatte ziyafet çekilmiş Enver'e.
Ruhan doymuş, sığmamış hiçbir yere.
Hep Bir'i bulmuş, gezse de nerden nere. 
Müjdelerle selam olsun, kim ki muhib Enver'e.. 

Ey Gonva-i nurun cem'i Enver,
Hurmetine sevsin bizi ol Server (aleyhisselam)
Matlub-u maksud odur zatında cevher, 
Çün Allahü ekber, Allahü ekber..*

  Onun başlattığı bu hizmetler, açtığı bu yol aynen devam edecek. Bayrağı Mücahid Ağabeyler devraldılar. Rabbim Mücahid  Ağabeyler'in önderliğinde bize hayırlı muvaffakiyetler nasib eylesin. Mücahid Ağabeyler'e ikinci Enverimli zamanı nasib eylesin. Amin. 

"İlahi İmam- Rabbani'den o tacı, IŞIK'a nasip etti. Onu sevgiyle ördü ÖREN dünyaya. Durmayacak, MÜCAHID ile yol alır, o çok şerefli sancak."

  Ve dudaklardan Necip Fazıl'ın o en bilindik mısraları dökülür:

Ölüm güzel şey; budur perde ardında haber,
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber... 

  Allahü teala Ağabeyimiz gibi bize de güzel ölüm ve şefaatlerine kavuşmak nasib eylesin. Amin. Elele cennete gireceğiz inşaallah buyurmuşlardı. O günün hayali ve hasretiyle yaşıyoruz.

  
  Enver Ağabeyler ahirete irtihal eylediler ama arkalarında yüzbinlerle Enver Ören bıraktılar.
  *Merhum Seyyid Mustafa Duruöz Üsküdar'daki Selimiye Cami'nin İmamı idi. Enver Abi'nin gençliğinde, daha Onlar'a damat olmadan önce, başı üzerinde gördüğü bir nur üzerine bu şiiri yazmıştır. Bu zat Hafız-ı Kura'dır. Ehl-i Firasettir. Ve vefat etmeden önce vefat edeceğini haber verdi ve öyle vefat etti. Bundan kırk küsür sene önce Enver Abi'yi keşfetmiştir. Seyyid Mustafa Efendi, Seyyid Abdülhakim-i Arvasi hazretlerinin Medreset-ül Mütehassisin'den talebesi idi. 1975 senesinde Hakkın rahmetine kavuştu.

   

  Ömrümüzün kalanı sizin hasretinizle, açtığınız ışıklı yolda izinizde yürümekle geçecek,
  Seven ve hasretinizle yanan talibiniz Hasan Barak.

16 Mart 2011 Çarşamba

Tatlıses'in Vurulma Anı Görüntüleri - Video Haber

Tatlıses'in vurulma anı görüntüleri ilk kez TGRT Haber TV'de...

 

28 Ocak 2011 Cuma

Ergenekonculara Meclis Yolu!!!

Uğur Mumcu´nun bombalı saldırı sonucu öldürülüşünün 18. yılı dolayısıyla düzenlenen anma etkinlikleri için İzmir´e gelen CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum, ´ergenekon´ sanıklarının milletvekili olmaları teklifini değerlendireceklerini belirtti.
  Geçtiğimiz günlerde Yalçın Küçük CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli´den randevu isteyecek ve kabul edilmesi halinde de cebindeki listeyi sunacağı ortaya atılmıştı. Küçük´ün listesinde Doğu Perinçek, Mehmet Haberal, Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Atilla Uğur, Hasan Iğsız, Engin Alan ve Çetin Doğan´ın isimlerinin yer aldığı ileri sürüldü. İddialara göre Doğu Perinçek, Tuncay Özkan, Mustafa Balbay ve Çetin Doğan CHP´den, Engin Alan, Mehmet Haberal, Atilla Uğur ve Hasan Iğsız da MHP´den aday gösterilecek, milletvekili olduklarında da dokunulmazlığa kavuşmaları ve tahliye olmaları sağlanacak.
  Bu konu hakkında CHP´nin tutumunu açıklayan Süheyl Batum, "Biz terör örgütü falan değiliz. Türkiye´de belli bir amaçla davaların siyasallaştırıldığına inanıyoruz. Biz, AKP hükümetinin bilerek ve isteyerek Atatürkçü aydınları içeri tıkmak suretiyle, Türkiye´de kendi iktidarını hiçbir engel olmadan kurmak istediğini düşünüyoruz. İddianamelerin bilinçli ve inanılmaz bir şekilde doldurularak bu güne getirildiğini düşünüyoruz. Dolayısıyla, buna kesinlikle izin vermeyeceğiz.
  Buna izin vermemek her yöntemle olabilir. Amacımız şu, oradaki Atatürkçü aydınları partiye alarak veya başka bir yöntemle, iktidara baskı kurarak olabilir. Bunların hepsini uygulayacağız" diyerek, Ergenekon sanıklarının CHP´den aday gösterilebileceğini belirtmiş oldu. Galatasaray taraftarının başbakana yaptığı protestoyu örnek gösteren Batum, "CHP, 30 bin Galatasaray taraftarı kadar onurludur ve onlar kadar bu yöntemi biliyordur" dedi.

Ergenekoncular Meclis'e Girecek mi?

  CHP'nin Silivri sakinlerini Sabahat Tuncel modeliyle Meclis'e taşıyacağı yönündeki haberi CHP'li il başkanı da doğruladı.

  Bursa Kent Gazetesi'nden Yusuf Kotaman'ın gündeme getirdiği ve Yalçın Bayer ile Mahmut Övür'ün köşelerinde yer verdiği, 'CHP'nin Silivri sakinlerini Sabahat Tuncel modeliyle Meclis'e taşıyacağı' haberine bir tanık daha çıktı. CHP Bursa İl Başkanı Gürhan Akdoğan, bu diyaloğun Yusuf Kotaman ile Kemal Kılıçdaroğlu arasında yaşandığını söyledi. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Bursa gezisi sırasında Bursa Kent Gazetesi yazarı Yusuf Kotaman'ın sorularını yanıtladı. Kılıçdaroğlu, Kotaman'ın, Ergenekon sanıkları bulunan Mehmet Haberal, Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay'ı milletvekili adayı yapacağı yönündeki sorusuna verdiği yanıtla yeşil ışık yakmıştı. Kotaman da Kılıçdaroğlu ile aralarında geçen bu konuşmayı köşesine taşıdı. Bu diyaloglara daha sonra Yalçın Bayer ile Mahmut Övür de köşelerinde yer verdi. Kotaman'ın bu iddiaları daha sonra Yeni Şafak'ta manşet olunca Kılıçdaroğlu Antalya'da gazetecilere yaptığı değerlendirmede ilk önce böyle bir şeyden haberi olmadığını ifade etmiş, daha sonraki sorulara ise 'Allah kerim' açıklamasıyla çelişkiye düşmüştü. Kılıçdaroğlu'nun Kotaman'a söylediklerini bir anda inkar etmesi, CHP liderinin daha önceki genel af ve başörtüsü ile ilgili sözlerini inkar etmesine benzetildi.

  KOTAMAN YAZDIKLARIMIN ARKASINDAYIM

  Yeni Şafak'a konuşan Kotaman, Kılıçdaroğlu'nun bu sözlerini inkar etmesini anlayamadığını belirterek, sadece söylediklerini yazdığını ifade etti. O görüşme sırasında yanlarında CHP Bursa İl Başkanı Gürhan Akdoğan'ın da bulunduğunu hatırlatan Kotaman, bu inkarın devam etmesi durumunda o sırada yanlarında bulunan yerel gazetecilerin de şahit olabileceğini söyledi. Kılıçdaroğlu'nun söylediklerini çarpıtmadan ne azaltarak ne de ekleme yapmadan yazdığını belirten Kotaman, Kılıçdaroğlu'nun bu çıkışıyla ne yapmaya çalıştığını da anlamadığını söyledi.

  AKDOĞAN BAŞKANINI TEKZİP ETTİ

  Kemal Kılıçdaroğlu'nun, Silivri'deki Ergenekon sanıkları milletvekili adayı yapacağıyla ilgili Yeni Şafak'ın haberine, "Hayır böyle bir çalışmamız yok. Nereden çıkarıyorsunuz anlamıyorum" sözleri CHP Bursa İl Başkanı Gürhan Akdoğan tarafından da yalanladı. Akdoğan, Kılıçdaroğlu'nun, Yusuf Kotaman'ın yazısında geçen ifadeleri kullandığını söyledi. Akdoğan, görüşme sırasında orada olduğunu belirterek, söz konusu diyaloğun geçtiğini ifade etti.

  DAHA HAZİRANA ÇOK VAR

  CHP Genel Sekreteri Sözcüsü Süheyl Batum, Ergenekon tutukluları Tuncay Özkan, Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal'ın aday gösterilip gösterilmeyeceğine yönelik bir soruya böyle bir şeyin MYK toplantısında konuşulmadığını belirtti. "Tabii ki haziran seçimlerine yaklaşılırken, bunlar konuşulur, değerlendirilir ve ben size bilgi veririm" diyen Batum, bireysel olarak konunun tartışılabileceğini ve herkesin bir kanaati olduğunu ancak tüzel kişilik olarak böyle bir konuşma olmadığını ve böyle bir karar verilmediğini kaydetti. Birtakım iddialarla gazetecileri içerde tutmanın hukuk devletiyle bağdaşmadığını ileri süren Batum, ancak milletvekili yapılarak böyle bir çözüm bulalım diye bir düşüncelerinin olmadığını savundu.

  Kotaman köşesinden CHP liderini yalanladı. Kılıçdaroğlu'nun sözlerinden çark etmesi üzerine Kotaman dün kendi köşesinde Kılıçdaroğlu'na yanıt verdi.

  Kotaman'ın Kılıçdaroğlu'nu yalanladığı yazısı şöyle:

  "Kılıçdaroğlu ne yapmak istiyor?
  CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Bursa gezisi...
  Yer: BTSO önü.

  Kılıçdaroğlu, BTSO Meclisi'ndeki konuşmasını bitirmiş ve beraberinde İl Başkanı Gürhan Akdoğan olmak üzere parti otobüsüne binmişler... Her iki isim de kapının öte yanındalar.

  Gürhan Akdoğan'a seslendim..."Programınız yoğun, Genel Başkan'a bir soru sormak istiyorum" dedim... Araya Genel Başkan Kılıçdaroğlu girdi ve sorumu sorabileceğimi söyledi. Ve ben o tartışılan soruyu sordum... Yanıt da aynen yazdığım gibiydi. Sonra ne oldu bilemiyorum... Kılıçdaroğlu o günden bu yana bu  soru-cevap bölümünü yalanlıyor... "Nereden çıktı bu? Böyle bir şey yok" diyor... Yani beni yalancılıkla suçluyor. Burada bir şeyi öğrendiğim için kendisine teşekkür ediyorum.

  Demek ki Sayın Kılıçdaroğlu da olsa konuşurken yanımızda ses kayıt cihazı bulunduracakmışız... Ne demişler, "Babana bile güvenme.' Biz birine güvenelim dedik, onda da yanıldık... İyi ki yanımda gazeteci bir arkadaşım vardı. Kelime kelime hepsini duydu... Biz Kemal Kılıçdaroğlu' nu dürüst Başkan olarak tanıdık... Ama çok üzüldük... Bu kadar kolay mıdır insanları zora sokmak?.. Sorarım, diğer partilerden ne farkınız kaldı?"

Yalçın Küçük'ten Şok İtiraflar!!!

29 Eylül 2010 Çarşamba

Entellektüel Boyut: Kayyum darbesi - Rahim ER

Ak saçlılar kirli işlere bulaştılar. Polit Bürodan akıl ve evrak aldılar. Onların himayesinde iftar sofrası dağıtıldı, Kur’an tilavetini slogan çirkinliği bastırdı. Polit Büro şefleri öyle görünüyor ki sadece kendi partilerini değil bir zamanlar ortak oldukları bir eski ekibi de idare ediyorlar.
Bu darbe Numan Kurtulmuş’a karşı yapılmıştır. Bir buçuk yıl kadar evvel benzer bir darbe de DP genel başkanı Süleyman Soylu’ya reva görüldü. En insafsız darbeye ise 19 Ay kadar evvel Muhsin Yazıcıoğlu maruz kaldı.
CHP bir süre evvel genel başkan krizi yaşadı.
Ancak bu kriz bitmemiştir.
Zira bu parti, lider adayı çıkartma fukarasıdır. Rüzgar, esti, fakat kısa zamanda durdu. Kılıçdaroğlu’nun ömürlü olamayacağı baştan belliydi. Son gidebileceği yer belli olan politikacılarla bir yere varılamaz. Liderlik kavgası her an patlak verebilir. Lider teklif, proje ve fikir üretir. Sadece rakibin eksiğini konuşan, sadece ona hakaret eden lider olamaz. Hele seçilmiş hükümeti, İsrail’e AB’ye şikayet edenin, Müslüman hanımları rahibeye benzeten belediye başkanını cezalandıramayan bir genel başkanın hiç şansı yoktur. Kılıçdaroğlu bir sakatlanma üzerine yedek kulubesinden santroforluğa getirildi ise de yerini doldurmadı. Beklerdik ki Tansel Çölaşan milyonlara hain deme gafletini yaşarken o kalkıp ben o hainlerle beraberim diyebilsindi.
Soldaki lider çıkaramama zorluğuna karşılık muhafazakâr demokratlar birkaç kere zengindir. Parti içlerinde ve diğer partilerle geniş yelpazede zenginlik var. AK Parti, Tayyip Erdoğan’dan sonra en az 5 tane lider adayı çıkartabilir.
Süleyman Soylu DP’nin başında iken Türk siyasetinde istikbal vaad eden liderlerden biriydi. Nitekim partiye bir hareket getirmişti. Sözde DP’li esasta ise CHP’li ak saçlılar bu genç ve dinamik adamı istemediler. Soylu’ya karşı darbe haberini Amsterdam’da aldığımda kulaklarıma inanamadım.
Ona benzer bir darbe Numan Kurtulmuş’a karşı yapıldı. Şikayetçilerin kayyum olarak tayinine dair mahkeme kararını ise bir hukukçu olarak anlayamadık. Herhalde gerekçeli karar yazılacaktır.
Tayyip Erdoğan hapislere varıncaya kadar, E muhtıralara kadar birçok ağır engellemeyle karşılaştı. Abdullah Gül’e karşı hukuk ters yüz edilerek 367 darbesi yapıldı, Muhsin Yazıcıoğlu suikastle şehit edildi, Süleyman Soylu tertiplerle devrildi, son hedef Numan Kurtulmuş.
Bunlar tesadüf değil.
Parti ve şahıs meselesi de değil.
Numan Kurtulmuş, herhalde teslim olmayacaktır.
Recep Tayyip Erdoğan, E muhtıraya karşı dik durmasaydı bugün yoktu.
Liderler çekilse bile vuruşa vuruşa çekilirler.
Babadan oğula parti, Baasçı rejimlerde görülüyor.
 
Rahim ER
28 Eylül 2010 Salı Türkiye Gazetesi

Prof. Dr. Arman KIRIM'la BUSINESS: Ar-Ge hizmetlerini kiralayabilirsiniz!

Ar-Ge hizmetlerini kiralayabilirsiniz!

Palavrası bol, icraatı az, hoş bir memlekette yaşıyoruz. Gazetelerin ekonomi sayfalarını açıyorsunuz, bilmem ne şirketinin patronuyla yapılan röportajı görüyorsunuz. Başlık da neredeyse her seferinde aynı: “Hamsiyle dünyaya açılacak”, ya da “Bu sene yüzde 35 büyüyecek” veya “2015 yılında dünyanın en bilinen 10 markasından biri olacaklar”. Artık bu uydurma başlıklara inanıp yazının tümünü okuyan vatandaş kaldı mı bilmiyorum, ama olur da haberin devamına göz atarsanız bu dediklerini nasıl yapacaklarına dair tek bir kelam bulmanız mümkün değil. Cek-cak, hepsi bu.

KENDİNİ YENİLEMEYEN ÖLÜR

Oysa dünya tahmin edemeyeceğiniz bir hızla değişiyor; iş dünyası tek kelimeyle yeniden kuruluyor. Bugün ve bunu izleyen günler ve yıllarda yenilik (innovasyon) yapamayan şirketlerin ve ülkelerin hiçbir şansı yok. Peki, bizde şirketler innovasyon konusuna nasıl yaklaşıyor? Az önce sözünü ettiğim gazete haberine benzer mantıkla. Bundan iki yıl önce beni Pazar Araştırmacıları Zirvesi’ne konuşmacı olarak davet etmişlerdi. Güzel bir toplantıydı. Benden önce sahneye çıkan ve büyük bir araştırma şirketinin genel müdürü olan nazik hanım yaklaşık 200 kişilik bir CEO kitlesiyle, şirketlerinin innovasyon (yenilikçilik) konusundaki yaklaşımlarını araştıran çalışmanın bulgularını sundu. Bizim CEO’ların verdiği yanıtları dinlerken kulaklarıma inanamadığımı fark ettim. Eğer bu abilerimizin söylediklerine inanırsanız, bizim memlekette bir innovasyon furyası başlamış ki durdurabilene aşk olsun. Meğer bütün şirketlerimiz harıl harıl innovasyon yapıyormuş. Hani yüzlerce büyük şirketin içini tanımayan birisi olsam vallahi ben bile inanacağım.

İşin gerçeği şu: Ülkemizde ‘innovasyon’ sözcüğü her ne kadar popüler hale gelmiş olsa da, giderek içi daha boş olan bir kavram halini aldı. Nadiren şirketlerimiz innovasyonla ilgileniyor ve nadiren ileri teknoloji alanlarında yeniliğe yönelen şirketlerle karşılaşıyoruz.

ENERJİNİN RÜZGÂRINI ALIYORUZ

Mesela son yıllarda en moda yeni teknoloji alanlarından biri rüzgâr enerjisi yatırımları. Her büyük kişi çıkıp “enerji sektörüne giriyoruz” diye beyanat veriyor. Peki, biz bu yeni enerjinin nesini üretiyoruz? İnşallah sadece enerjisini. Ya türbinler? Onları aynen ithal ediyoruz. Bu türbinleri geliştirip yenileştirenler kimler? İspanyollar, Almanlar, Danimarkalılar. Rüzgâr enerjisi, yeni teknoloji sektörlerinden sadece bir tanesi ve ne yazık ki biz sadece tüketici olarak içinde yer alıyoruz. Daha yüzlerce yeni teknoloji alanı var ki adını bile anmıyoruz. Varsa yoksa yurt dışında mağaza açacağız ve yüzde 35 büyüyeceğiz muhabbetleri.

Sevgili okurlarım, ülkemizin geleceği ve işsizliğin çözümü yeni teknoloji sektörlerindedir, innovasyondadır ve Araştırma-Geliştirmededir (Ar-Ge). Popülerliği hedefleyen ve reklam harcamalarına “editoryal destek” özellikli habercilikle ülkede gelecek bilinci oluşmaz.

AR-GE’YE ÇOK İHTİYACIMIZ VAR
Bütün akıllı insanlar sizin şirketinizde OLAMAZ...
Bunu diyen P&G’nin CEO’su A.G. Lafley, “şirketin bir yıl içinde çıkaracağı tüm yeni ürünlerin yüzde 50’si dışarıdan edinilecek bilgilerle geliştirilecek” kuralını getiriyor..
Kendimi bildim bileli “ülkemizin Ar-Ge’ye ihtiyacı var” lafını duyarım. Ama işin realitesine bakınca, ciddi Ar-Ge faaliyeti yaptıklarını söyleyenlerin bile fazlaca ciddiye alınamayacağını gözleriyle görmüş olan biriyim. Yani bizim ülkemizde ekonomi basını vasıtasıyla tanıtılan iş dünyasının iç gerçekleri tamamen farklı. Öyle ciddi Ar-Ge merkezleri olan firmaların sayısı çok az. Gerisi, ‘rudimenter’, yani başlangıç seviyesi diyebileceğimiz düzeyde yerler. Ama adamların gazetedeki demecine baksan sanırsın NASA benzeri Ar-Ge merkezleri var. Bir kez, özellikle de sanayi firmalarının bilmesi gereken bir şey var ki o da ciddi Ar-Ge olmadan dünyadan anlamlı bir pay alma şansı yok. Ama size şöyle güzel bir haber verebilirim.

İŞLER KOLAYLAŞTI

Dünya artık öylesine değişti ve değişiyor ki, bugün sadece kendinize ait dev bir Ar-Ge merkezi oluşturmanıza gerek bile yok. Dünyanın yedi düveline yayılmış akıllı insanları ve bilim adamlarını kullanmak suretiyle fabrikanızın en ciddi teknik sorunlarına çözüm bulmanız mümkün. Geçtiğimiz 10 küsur yılın bu anlamda belki de en önemli gelişmelerinden biri bu.

Bu konunun dünyada popüler hale gelmesinde rol oynayan en belirgin kişi, ABD merkezli Procter &Gamble (P&G) firmasının CEO’su A.G. Lafley. 2001 yılında şirketin başına geldiğinde P&G’nin borsa değeri yüzde 50 azalmışken, Lafley çok kısa bir zaman içinde borsa değerini yüzde yüzden daha fazla arttırıyor. Adamların bu başarısının altında birçok neden var, ama bunların en önemlilerinden biri Ar-Ge ve innovasyon meselesine yaklaşımları. Dilerseniz bu alanda yaptıklarını kısaca anlatayım ki ilgili olan şirket yöneticilerimiz de bu girişimlerden feyiz alsınlar.

Lafley işin başına geldiğinde, innovasyonun ve yeni ürünlerin P&G için ne denli önemli olduğunu ısrarla vurgulayarak bir dizi girişimde bulunuyor. Şirketin Ar-Ge merkezi inanılmaz güçlü ve inanamayacağınız sayıda insan çalışıyor: 8.500 kişi. Ben geçenlerde Bosch Automotive şirketinin Almanya’daki üst yöneticilerinin biriyle yaptığım sohbette Ar-Ge merkezlerinde 24 bin kişinin çalıştığını şaşırarak öğrendim. Bu rakamlara bakın, ondan sonra gazete röportajlarında dünya markası olacağız diyen iş adamlarımızın ciddiyetini teraziye koyun.

Ar-Ge merkezlerinde toplam 8.500 gibi çok büyük bir kadro çalışıyor olmasına rağmen Lafley şöyle diyor: “Dünyadaki bütün akıllı insanların bizim Ar-Ge merkezimizde çalıştığını kimse söyleyemez... Neden bu kadar kasıntı oluyoruz ki? Neden dünyadaki diğer akıllı insanların bilgilerinden faydalanmıyoruz?” Bunun üzerine şöyle bir kural getiriyor: Şirketin bir yıl içinde çıkaracağı tüm yeni ve yenilikçi ürünlerin yüzde 50’si şirket-dışı kaynaklardan edinilecek bilgilerle geliştirilecek. Bu amaca yönelik olarak da şirketin Ar-Ge tedariğini tüm dünyaya açmış oluyor.

INNOCENTIVE.COM ÇOK PRATİK

P&G daha önce üniversitelerle ve diğer bilim adamlarıyla iş birliği içine girmemiş değil. Girmiş girmesine ama bu iş birlikleri hiçbir zaman sistematik ve istikrarlı olmamış. İhtiyaç ortaya çıktığında bir proje yaptırıp ondan sonra bir diğer ihtiyaca kadar ilişkileri askıya alıyorlarmış. Şirket dışındaki bilim dünyasıyla sistemli ve sürekli bir ilişki oluşturmak için 2002 yılından itibaren internet-bazlı arama motorları oluşturma yoluna gitmişler. Mesela bunlardan birisi NineSigma isimli arama motoru. İnternet-bazlı bu arama motoru vasıtasıyla teknik problemi olan bir şirketle, bu problemi teknik olarak çözmeye yetkin şirketleri bir araya getirebiliyorlar.

Ama bundan daha enteresanı ve bizim ülkemizde sanayi üretimi yapan okurları ilgilendiren şirket-dışı Ar-Ge tedarik kaynağı, www.innocentive.com denilen site. Bu site P&G’ye ait değil. 2001 yılında kurulmuş olan özel bir şirket. Yani size de bana da hizmet verebiliyor. InnoCentive Inc. bir tarafta ARAYANLAR (Seekers) adını verdikleri ve teknik problemleri olan şirketlerle, diğer yandan ÇÖZÜCÜLER (Solvers) adını verdikleri çözüm konusunda uzman şirketleri ve kişileri bir araya getiriyor.

Sistem şöyle işliyor: Diyelim ki sizin şirketiniz tarım makinesi veya kimyasal madde üreten bir şirket. Üretim sürecinizde bir türlü üstesinden gelemediğiniz bir probleminiz var. Bu problemi bir aşabilseniz karşınıza yepyeni pazar ve satış fırsatları çıkacak. Etrafınızdaki üniversitelere soruyorsunuz, tatminkâr bir cevap alamıyorsunuz. Kendi elemanlarınız da zaten çözebilecek olsalar problemi çoktan çözmüş olurlar. Bu durumda elinizi kolunuzu bağlayıp Allah’a dua etmekten başka yapacak bir şeyiniz kalmıyor.

İşte InnoCentive tam bu noktada devreye giriyor. Sizin şirketiniz siteye girip ‘ARAYAN’ olarak üye oluyor. Şirketinizin adını hiç belirtmeden, tüm dünyadaki bilim adamlarının katılmakta olduğu bu foruma şirketinizin teknik problemini bildiriyorsunuz. Örneğin “belli bir kimyasal maddeyi belli bir maliyetin altında nasıl sentezleyebilirim?” gibisinden bir soru soruyorsunuz. Siteye sunduğunuz her araştırma daveti, problemin teknik olarak ayrıntılı açıklamasını, ne zamana kadar cevapları kabul edeceğinizi ve ne kadar ödül vereceğinizi içermek zorunda. Diyelim ki cevabını aradığınız soruna 10 bin dolar ödül vermek istiyorsunuz; bu rakamı kaydınızda belirtiyorsunuz.

İŞTE KİRALIK AR-GE SİSTEMİ

InnoCentive adlı site benzerleri Ar-Ge hizmeti almak ve vermek isteyenlerin buluşma noktası olmuş...
Çözücüler grubu, bu tür problemleri çözmek amacıyla siteye kaydoluyorlar. Bu Çözücüler de isim belirtmiyorlar ama diyelim ki bunlardan birinin teknik çözüm önerisi sizin şirketiniz tarafından kabul edildi. Site aracılığıyla bu kişiye ödülünü ödüyor ve probleminizin çözümünü kendi Ar-Ge merkezinizin dışından temin etmiş oluyorsunuz. Ödül olarak verilen rakamlar 10 bin dolar da olabiliyor, 3 milyon dolar da. Örneğin 2006 yılında Pfizer4Life şirketi, Lou Gehrig hastalığı denilen hastalığın tedavisine yönelik bir biomarker geliştirecek olana 1 milyon dolar ödül önerisinde bulundu. Ama ödüller genelde 10 bin ila 100 bin dolar seviyelerinde cereyan ediyor. Bugün 175 farklı ülkeden 160 bin çözücünün üye olduğu site, şirketiniz için bulunmaz değeri olan bir Ar-Ge merkezi olma özelliği taşıyor. Daha doğrusu KİRALIK ve dev boyutlarda bir Ar-Ge merkezine erişim olanağı sunma özelliği taşıyor.

BOŞUNA KENDİNİZİ YORMAYIN

İşte P&G şirketinin patronu A.G. Lafley tüm şirketine bu siteyi yoğun olarak kullanmalarını şiddetle öneriyor. Benim de tüm ülkemiz sanayi üretimi yapanlarına önerim şu: Bu ve benzeri sitelere girip inceleyin, buralardan istifade edin. Bugünün ileri teknoloji ve yenilikçilik dünyasında sadece kendi imkânlarınızla yenilikler bulmaya çalışmak kadar gereksiz bir düşünce yoktur. Dünyanın daha yeni yeni önümüze koyduğu bu olanaklardan sonuna kadar yararlanmayı bir beceri olarak geliştirmeliyiz.

İnternette kiralık Ar-Ge merkezleri

Hizmetlerinden yararlanabileceğiniz bir başka açık innovasyon platformu da, 2006 yılında Kanada’da kurulmuş olan Innovation Exchange Inc. isimli şirket. InnoCentive sitesi ağırlıklı olarak ilaç, kimyasal ve sanayi alanlarındaki arayıcılarla çözücüleri bir araya getirirken, Innovation Exchange sitesi ürün, hizmet, süreç ve iş modeli geliştirme konularında da problemi olanlarla çözüm önerileri olan kişiler ve şirketleri karşı karşıya getiriyor (innovationexchange.com). Bir başka internet-bazlı açık innovasyon platformu, Hindistan’ın Delhi kentinde merkezi olan Ideawicket.com.

Kıssadan HİSSE

Yenilikçilik ve Ar-Ge yetenekleri olmayan şirketlerin gelişme ve büyüme şansları da yok. Ama ne var ki artık bir şirketin tüm Ar-Ge etkinliklerini kendi dükkânının içinde bulundurmasına da gerek yok. Sayıları giderek artan innovasyon paylaşım siteleri, teknik problemleri olan şirketlere makul ücretler karşılığında çözüm üretebiliyorlar. Hatta öyle bir dünyaya doğru gidiyoruz ki, yakında şirketler ellerindeki patentleri internet siteleri üzerinden açık artırma yoluyla satmaya başlayacaklar. Devir uyanık olanların devri. Devir yenilikçiliğe açık olanların devri. Devir, dünyadaki değişimleri izleyip bunlara adapte olanların devri. İşkembe-i kübradan şirket büyütme beyanlarının devri çoktaaan geçti...

Prof. Dr. Arman KIRIM
29 Eylül 2010 Çarşamba Türkiye Gazetesi

13 Eylül 2010 Pazartesi

Sultan II. Abdulhamid' in 100 Yıl Önce Şeyhi Ebu Samata gönderdiği Mektub

Sultan II. Abdulhamid' in 100 Yıl Önce Şeyhi Ebu Samata gönderdiği Mektub:

"Yâ Hû...

Bismillahirrahmanirrahim vebihi nestain 

Elhamdülillahi rabbil-alemin ve efdalü salati ve ettemmü teslim ala Seyyidina Muhammedin resulü rabbul-alemin ve ala alihi ve sahbihi ecmain vettabiine ila yevmiddin. 

İşbu arîzamı tarikat-i Şazeli Şeyhi vücutlara ruh ve hayat veren ve cüm-lenin efendisi bulunan Eşşeyh Mahmud Ebüşşamât Hazretlerine ref ediyorum: 

Mübarek ellerini öperek ve duâlarını rica ederek selâm ve hürmetlerimi takdimden sonra arz ederim ki, sene-i haliye şehr-i mayısın 2. günü tarihli mektu-bunuz vasıl oldu. Sıhhat ve selâmette daim olduğunuzdan dolayı Allah'a hamd ve şükürler ettim... Efendim, evrâd-ı Şazeli kıraatine ve vazife-i Şazeliyyeye, Allah'ın tevfikiyle gece ve gündüz devam ediyorum. Ve bu vazifeleri edâya muvaffak oldu-ğumdan dolayı Allahü teâlâ Hazretlerine hamd ederim ve dâvet-i kalbiyenize dai-ma muhtaç olduğumu arz ederim. 

Bu mukaddimeden sonra, şu mühim meseleyi zat-ı reşadetpenahilerine ve zat-ı semahatpenahilerin emsali ukulü selim sahiplerine tarihî bir emanet olarak arz ederim ki, ben Hilâfet-i İslâmiyeyi hiçbir sebeple terk etmedim. Ancak ve ancak 'Jön Türk' ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti'nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilâfet-i İslâmiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukad-dese ve Filistin'de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler. 

Dünya dolusu altın verseniz bu teklifi katiyen kabul etmem. 

Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul et-medim. Bilahare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu tek-lifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: 

'Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu teklifle-rinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmi-ye'ye ve Ümmet-i Muhammediye'ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslâmiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem' diye kat'î cevap verdikten sonra hal'imde itti-fak ettiler. 

Ve beni Selanik'e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul et-tim ve Allahü teâla'ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Âlem-i İslâm'a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bun-dan dolayı da Mevlâ-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim. 

Bu mühim meselede şu maruzatım kâfidir. 

Ve şu sözlerimle mektubuma hitam veriyorum. Mübarek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabul buyurmanızı sizden rica ve istirham ederim. İhvan ve sadıkamın cümlesine selâmlar ederim. Ey benim muazzam üstadım! Bu bâbda sözümü uzattım. Muhat-ı ilmi semahatpenahileri ve bütün cemaatinizin mâlûmu ol-mak için uzatmaya mecbur oldum. 

Veselâmualeyküm ve rahmetullahi ve berakatühü. 
Hadim-i el-Müslimin Abdülhamid"

6 Eylül 2010 Pazartesi

KILIÇDAROĞLU'NUN 2 DAKİKALIK MİTİNGİ: CHP'NİN VAN MİTİNGİNE 200 KİŞİ GELDİ!!!

 
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin Van İl Başkanlığı tarafından düzenlenen mitingde vatandaşların büyük tepkisi ile karşılaştı.

  Beşyol Mevkii'nde düzenlenen miting esnasında valilik binası önünde toplanan bir grup, konuşma yapan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nu yuhaladı.


  Bir süre 'Kahrolsun CHP' sloganları atan grup, polisin müdahalesi sonucu dağıtıldı. Zaman zaman zafer işareti yapan grubu yapılan tüm uyarılara rağmen dağılmaması üzerine polis, sloganlar atan yüzü kapalı bir çocuğu gözaltına aldı. Yaklaşık 200 kişinin katıldığı mitingde, dün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın mitingi için il dışında gelen polislerle birlikte bin 500 kişi görev aldı.

  Van Ferit Melen Hava Alanı'ndan miting alanına kadar yaklaşık 7 kilometre uzunluğundaki yol güzergahı boyunca, sağlı sollu 50 metre arayla birer polisin bekletildiği gözlendi. Miting sonrasında da aynı şekilde alınan yoğun güvenlik önlemleri altında hava alanına giden Kılıçdaroğlu, burada polis şeflerine teşekkür ettiği belirtildi.
  2 Nisan günü CHP'nin yapılan İl Başkanlığı Kongresine katılan eski Genel Başkanı Deniz Baykal bir grubun taşlı ve yumurtalı saldırısına uğramış ve İçişleri Bakanlığı'nca görevlendirilen 2 mülkiye müfettişinin yaptığı soruşturma sonucunda güvenlik zafiyeti olduğu gerekçesiyle eski İl Emniyet Müdürü Şükrü Rafet Mert'in hakkında Van Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunmuştu.

Kaynak: habervitrini.com

NEDEN EVET? İŞTE YANITI:

EN GüZEL HEDiYE KiTAPTIR!!!